Merak sonsuzluklara yolculuktur




Merak, her durağında zenginleşilen sonsuz bir yolculuktur. İnsanın kendini, kendi dışındaki uzayı hesapsız, kitapsız keşfe çıkmasıdır.

Bilgisayarımın açılış ekranında uzun süredir doğa manzaraları vardı, bir kaç ay önce, çeşitli hayvan görüntüleriyle değiştirmiştim. O gün bu gündür bir hayvan yavrusu var ki, onunla bir süre bakışmadan çalışmaya başlayamıyorum. Beni kendine çeken, tanımlayamadığım bir bağımız var. O kadar tanıdık gelmesine karşın, ne tür bir hayvanın yavrusu olduğunu bilmiyorum.

İş çok, zaman da yetmiyor. Dayanılmaz hale gelen merakımı gidermem de gerek. İşi gücü bıraktım, merakımın peşinden yolculuğa çıktım.

O bir mirket yavrusuymuş. İnsanların her şeyi yok ettiği bir dünyadayız. Geçmişte başka canlıları yok etmenin acılarını yaşayan coğrafyalardan Avustralya, şimdi özel ortamlarda, Afrika'dan getirttiği mirket hayvanının neslini çoğaltmaya çalışıyormuş. Ekranımdaki mirket yavrusu da o mirketlerden birinin bebeğiymiş. Güzel gözlerinde hissettiğim hüzün, doğadan koparılıp laboratuvar ortamında doğuşu ve büyütülüşü olmalıydı. Dünya gezegeninde sınırlı bir bölgede, milyarlarca yıl özgürken, artık başkalarının onun için tasarladığı sentetik bir yaşamın oyuncağına dönüştürülmüş.

Bunları kendisiyle sessizce bakışarak konuşuyoruz. Ben onu anlamaya başlıyorum, umarım o da beni anlıyordur; çünkü ben de ona sevgi - hüzün karışımı bakıyorum...

Mirket hayvanı akrepler, kurbağalar ve sürüngenler yiyerek beslenirmiş ve onlardan gelecek zehirlerden etkilenmez, bir tür bağışıklığı varmış. Mirketler, sağlam örgüt yapısına sahip yirmi - otuz kişilik gerilla grubu gibi yaşarlarmış. Aralarında olağanüstü bir görev bölümü, yüzde yüz paylaşım. Biri çalışır, diğeri çocuk bakar, bir diğeri saldırılara karşı savunmada gözcülük edermiş. Üstelik görev bölümü cinsiyete, soyluluğa, iktidar gücüne göre değil, fiziksel güç ve beceriye göre kendiliğinden oluşurmuş... Bazı doğa araştırmacıları "sevdiğini bir başka kabilede görünce ölen hayvan" bile diyor.

Mirket hayvanı ile insanın ataları olan homosapiens aynı coğrafyada ortaya çıktı, ikisi de Afrikalı. Bir mirket, Avrasya Tüneli'nden daha muhteşemlerini binlerce yıldır yapabiliyor. On dakikada iki metre tünel kazabildiğini öğrenince, şaşırmadım desem, yalan olur. Hele kazdığı tüneli, en yüksek verimlilikte kullanması, bugünkü bizden çok daha akıllıca görünüyor. Tünelden dışarı çıktığında, arka ayakları üzerinde dikiliyor, kendi dışındaki dünyayı gözlüyor. İnsan gibi, yalnızca oturacak ayrıcalıklı tribün, özel koltuk merakı bulunmuyor ve bu yüzden sürekli kendi kıçına bakmıyor. Zaten ne zaman ayağa kalksa, her şeyini saydam biçimde ortaya seriyor.

1982 yılı yapımı Steven Spielberg'in E.T. (Extra Terrestrial, Türkçe karşılığı Dünya dışı canlı) filmini, sanırım bunca yıldır izlemeyeniniz kalmamıştır. Varsa da, bence izlemelisiniz. Gelmiş geçmiş dünyanın en iyi 20 filminden biri kabul ediliyor. Uzaydaki bir gezegenden dünyayı keşfe gelen bir grubun, dönüşte dünyada unuttuğu bir birey E.T. Elliot isimli çocukla tanışır, duygusal bağlar kurar. Ardından iletişim kurarlar.

İşte o E.T. ile mirket hayvanının benzerliğinin farkına varınca, çok şaşırdım. Spielberg'in içindeki çocukluğu anlatmak için kurguladığı filmindeki E.T.'yi tasarlayan ünlü grafik sanatçısı Ralph McQuarrie bugün yaşamıyor. Onun, E.T.yi tasarlarken, mirket hayvanından esinlendiğine ise bahse varım.

Fizik Porofesörü Erdal İnönü'ye "benden kötüler yönetmesin diye" mizahıyla siyasi liderlik yaptığı dönemde, E.T. dendiğini anımsarsınız. Merak yolculuğumda, mirket ile E.T. ve Erdal İnönü benzerliğinin yalnızca fiziksel olmadığını öğrendim.

Her üçü de sanılanın aksine özde sosyaller. Geceleri değil, gündüzleri dışarı çıkarlar. Temel anlayışları dayanışma. Liderlik dertleri yok, birliktelik önce geliyor. Yok etme değil, var olmaya çalışırken, var etme savaşındalar. Beyinsel zekaları çok yüksek, aynı zamanda duygusal zekaları da şaşırtıcı biçimde çok yüksek. Kendi gibi olmayanlarla uzlaşı ve uyumlaşma arayışı içindeler.

Bir de sevimlililer ki...

Ortalama insan bu tür karakterleri tanımıyor, tanımak bile istemiyor. Tanımadıklarını da dolayısıyla sevmemesi olağan bir tavır. Algı denen giydirilen maskenin tene dönüştürülmesi sürecindeyiz. Algıların sarıp sarmaladığı ortalama insan; tanımadıklarını, sanki geçmişten beri ve dibine dek tanıyormuş gibi davranarak, olumsuz tepki gösteriyor, ötekileştiriyor...

Algılarla biçimlendirilen, korkularla kuşatılan ortalama insanın kutsadığı seçim sandığı, çeyiz sandığından daha değerli, daha önemli, daha demokratik ve daha saygın hale gelince; emeğin, göz nurunun, insanca umutların değeri de haliyle düşüyor.

Bu arada ortalama insan hangi ezberde secde ederse etsin, bilim merakla sonsuzlukta yol almayı sürdürüyor. Kavramların anlamları değişiyor, yeni kavramlar doğuyor. Uzay kavramı örneğin... Yalnızca kendi dışımızdaki evreni, sonsuzluğu anlatan bir kavram olmaktan çıktı. Kendi içimize doğru bir uzay, geleceğimize ve geçmişimize doğru da bir uzay, elbette sonsuzluklar var. Merak, bu birden fazla sonsuzluğa doğru yolculukların heyecanı oluyor.

"İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir" diyen yozluktan sıyrılmak gerekiyor. Merakla başa sonsuz bilgiler gelir, bilgi sorunları da beraberinde getirir. Çalışmak sorun çözmek değil midir? Sorunlar başı belli, sonu belli, sonsuzluktaki bir kesitten başka şey değil.

Günümüzde, hepimizden aynı şey isteniyor:

Sormayacaksın, sorgulamayacaksın, itaat edeceksin.

Kime?

Hangi gerekçeyle?

Neden?


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.