Arjantin ile Türkiye`nin kaderi...




Arjantin ile Türkiye'nin ekonomik anlamda kaderleri birbirine benzer. Hemen hemen aynı tarihlerde ciddi ekonomik krizler yaşarız, krizlerin yapısı büyük ölçüde bir birine benzer, enflasyon, devalüasyon, aşırı borçlanma ve sonunda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve onun acı reçetesi kaderimizdir.

Aslında gayet normal, çünkü küresel finansal sistemin ve finansallaşmanın bizim gibi gelişmekte olan ülkelere sunduğu reçeteden kaynaklanır bu... Borçlanma, üretim yapmadan aşırı tüketim, sonra açıklar, açıkları kapatmak için dış finansman bulma zorunluluğu... Ama ekonomisi dengesiz, bozuk ülkeye yabancı fabrika kurmaz, doğrudan yatırım yapmaz. 

Onun için finans piyasanı sonuna kadar açarsın, yabancılar istediği zaman girer, istediği zaman çıkar. Bunun adına piyasaların liberalleşmesi, giren çıkan çıkan paraya da kısa vadeli sermaye, portföy yatırımı ya da çok bilinen adıyla sıcak para denir. 

Ekonomiyi sürdürmek, açıkları idare etmek, krize girmemek için sıcak paraya muhtaç olursun. Ama bu sıcak parayı bağlayamazsın, ne zaman ki ayarlar bozulur bir de başka piyasalarda daha karlı, yüksek faizli yatırımlar varsa senin ülkeden çıkar hemen oraya gider.

Bu nasıl olur, yatırımcı senin piyasana dolar ile girer, dolarını satar ve bu ne kadar çok olursa Türk Lirası o kadar kıymetlenir. Sattığı doların yerine, Türk menkul kıymetler piyasasından hisse, senedi, tahvil ya da benzeri lira bazlı yatırım aracı alır. Onlar ne kadar çok alırsa, bunlar da o kadar çok değer kazanır, herkes para kazanır, herkes ekonomi çok iyiye gidiyor sanır. Ama ne zaman ki ekonomide, siyasette işler kötüye gider, ki bu kaçınılmazdır, o zaman kazandıkları liraları hemen dolara çevirirler ve giderler. Buna da sermaye kaçışı deriz, giderken döviz aldıkları için liranın değeri düşer, borsa düşer, faiz yükselir. Döviz fiyatı artınca ithalata dayalı bir ekonomi olduğumuz için enflasyon artar, dövizle borcu olan şirketler, bankalar, ki bunların sayısı inanılmaz çoktur, krize girerler. İşçi çıkarmalar başlar, tüketim azalır, tabi ki üretim düşer, bankalar iflas eder, halkın parası heba olur. İşte size size döviz krizi derken, gerçek ekonomide krizin nasıl olduğunun çok basitleştirilmiş bir özeti...

***

Şimdi dönüyorum yeniden Arjantin'e... Arjantin, Mayıs ortasında 17 yıl aradan sonra krize girdi ve IMF'yi çağırdı. Halkın 2001 krizinde uygulanan acı reçete ve yaşanan olaylardan dolayı en nefret ettiği kurum olan IMF'ye yeniden başvurulması ekonomide ciddi bir kriz, güven sorunu, içinden çıkılmaz bir kaos demektir.

Arjantin para birimi Peso; yükselen petrol fiyatları, azalan ihracat ve bunların sonucunda enflasyon, bütçe ve cari işlemler açığı ile IMF'ye vaad edilen reformların zamanında yapılmaması gibi nedenlerden dolayı güçlü bir satış dalgasıyla karşılaştı, aşırı değer yitirdi. 

Böyle bir durumda merkez bankası böylesi günler için sakladığı rezervleri ile müdahale eder, dolar satar, kendi parasını korur. Güçlü rezervlerin döviz fiyatını yükseltmek isteyenleri korkutur. Bir başka silah faizdir, faizi yükseltirsen para birimin çekici hale gelir. Yatırımcı da senin para birimini satmayı erteler.

Arjantin bunların ikisini de yaptı. Ama geç kalmıştı. Peso'daki güçlü satış dalgası karşısında ne rezervler ne de faiz işe yaramadı. Faiz oranlarını 10 gün içinde 3 kez artırdı, merkez bankası 5 milyar dolar döviz rezervi harcadı. Yine de Peso'nun değer kaybını durduramadı. 

Benzer bir durumu Türkiye yaşadı. Büyüme için sıcak paraya bağımlı olan Türkiye, yabancı sermayenin, finans kesiminin güven kaybına uğradı. Para çıkışı döviz fiyatının patlamasına neden oldu.

Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: 

-Yükselen enflasyon ve buna karşılık düşük faizde inanılmaz bir şekilde ısrar edilmesi, 

-Daha da kötüsü dış merkezlerde ekonominin emniyet sübabı olarak görülen merkez bankasının alanına müdahale edilmesi ve bunun açıklamasının Cumhurbaşkanı tarafından dünyanın finans merkezi Londra'da yapılması (Daha sonra yabancıların güvendiği bir bakan yeniden Londra'ya yollanarak ateşin biraz düşürülmesi sağlandı),

-Özelikle özel sektörün ağır borç yükü (toplamı 453,özel sektörünki 247 milyar dolar. Türkiye'nin bu yıl devlet ve özel sektör toplam 100 milyar dolar dış borç ödemesi yapması gerekiyor), 

-Üretim ekonomisi yerine inşaata ağırlık verilmesi (Türkiye son 7 yılda inşaata 551 milyar dolar yatırmış ve sadece yüzde 1 zenginleşmiş),

-ABD Doları'nın yurtdışı piyasalarda değer kazanması ve bunun da dolar faizini yükseltmesi (ABD'nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin faizi üç yılın zirvesine çıktı),

-Dış ticaret, cari işlemler açıklarının artması (Petrol fiyatlarının varil başına 80 dolara yaklaşması ve enerji ithalatına bağımlı olunması, diğer yandan ithalat artarken, tarım ürünleri ithalatı yükselirken, teknoloji ürünleri ihracatında başarısız olunması),

-OHAL'in devam etmesi, hukuka güven eksikliği,

-Siyasi sonucu kestirilemeyen seçimler,

-Komşularla kötü ilişkiler, başta ABD-İran kapışması olmak üzere Ortadoğu'da gerginliğin artması,

-Kamu maliyesinin, vergi politikasının çığrından çıkması (Dolaylı vergiler yüzde 70'e dayanırken, adil vergilendirmenin bir türlü yapılamaması)...

***

Uzmanlara göre, seçimlerden sonra Türkiye'yi kaçınılması son derece zor bin depresyon bekliyor.

Seçimlerden sonra kim kazanırsa kazansın önümüzde iki seçenek var:

1- Faizler hızla yükseltilecek, böylece sıcak para girişi hızlanacak, döviz düşecek. Ancak yüksek faiz özel sektörde iflaslara, işsizliğe, ücretlerin erimesine, tüketici talebinin düşmesine yani ekonomide daralmaya yol açacak.

2- Düşük faizde ısrar edilecek, TL değer yitirmeye devam edecek, para çıkışı hızlanacak, güven krizi zirve yapacak. Bu sefer para giriş çıkışına kontrol gelecek, bankalardaki döviz hesapları liraya çevrilecek vs... 

Her iki durumda da Türkiye, tıpkı Arjantin gibi IMF'ye başvurabilir. 

Benim korkum; Muharrem İnce'nin Türkiye'nin Aleksis Çipras'ı olması. Ya da Meral Akşener ya da Recep Tayyip Erdoğan...

O da ne demek diyenler; lütfen bir sonraki yazımı bekleyin...


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.