Tartışabilene aşk olsun!




Birlikte yaşamak isterseniz, ısırgan otu ile bile uzlaşabilirsiniz. Siz onun filizlerinden salata yapmayı isteyebilir, o teninizin ince yerlerinden haşlama...

Eğer ayrışmak isterseniz, burun kıllarınızın sayısal farklılığı yeter de artar bile...

Bilimsel veya bilim dışı, öğrenilmiş veya öğretilmiş her şeyden yararlanarak, çoğaldıkça ayrışıyoruz. "Keşke hepimiz cahil kalsaydık" dediğimiz anlar oluyor.

Milli Eğitim'de egemen eğitimci sendikası, kendi yayın organında Atatürk'ün akılcılığına saldırıyor. Atatürk; Kur'an, sünnet ve hadislerin yerine aklı koymuşmuş. Ebu Hanife de sünnet ve hadis diye ortalığı işgal eden yalan dolan yerine aklı koymuştu ve Emevi diktatörlüğü onu katletti, ama her nedense bu sözde eğitimciler Hanefi!

Kime sorsanız tartışmayı bilmiyoruz. Oysa bilmediğimiz tartışmak değil, tartışmanın ne olduğudur.

Farklı görünmenin yüceltildiği bir çağda, üretilmiş farklılıklar birey kavramını ön plana çıkarıyor. Bireyi ön plana alan bir ekonomik çağda; ırkçılık, dincilik, mezhepçilik, cemaatçilik, particilik, ideolojik grupçuluk, takım taraftarlığı, bölgecilik, köycülük, cinsiyetçilik, cinsel tercihçilik gibi akla gelecek hiçbir grupsal davranış sürekli ve  kalıcı değildir. Ya bireyciliğe direniş anlamı taşır ve dolayısıyla geçicidir, ya da bireyciliğe geçiş sürecidir.

Ne kadar sürer bilmek olanaksız, ancak küresel insan olarak uzlaşamıyorsak, yukarıda yalnızca birkaçını sıraladığım grupçuklar olarak varlık sürdürmekte inat boşunadır. Son günlerde MHP ve onun lideri Bahçeli için sıkça söz edilen "ilkeli duruş", ömrü çoğunlukla yüzyılı bile bulmayan birey için anlamlı olabilir; ancak insanlık için, canlılar için ve doğa için grup ilkeleri, ilkellikten öteye anlam taşımaz.

Grup davranışlarının etiği yani ahlakı olabilir, gelenekleri olabilir, yukarıdan aşağıya konmuş kuralları olabilir. (Bu arada belirteyim. Aşağıdan yukarıya kural konamaz, konacağını sananlar hep kendini kandırmışlardır.)

Bireyin ilkeleri olabilir, İnsanlığın ilkeleri olabilir. Aradakilerin, yani grupçuk, grup veya gruplar koalisyonlarının  bir tek ilkesi bile üretilse, o da ancak "sıkıştığında değişim" olur.

Sıkıştığında değişecek gruplar, üretilmiş farklılıkları gereğinden fazla önemseyerek tartışıyor. Tartışmalar çatışmaya, çatışmalar şiddete, şiddet ölmeye ve öldürmeye dönüşüyor. Kitlesel ayrılıklar, reddedişler, kitle katliamları bu yolculuğun ileri aşamaları. Bu aşamalarda küçük gruplar daha büyük gruplar oluşturmak için koalisyonlaşıyorlar ve bunu yaparken kendi aralarındaki üretilmiş farklılıkları erteliyorlar. Farklılaşma enerjisiyle egemenlik kurmaya çalışan büyük gruplar, başarıya ulaştıklarında, aslında bir küçük grubun egemenliğine giriyorlar. Egemenliğin tepesindeki küçük grup, zafer kazandığında, yani "düşman" grupları yok ettiğini sandığında; bu kez de kendi koalisyonunun en zayıf halkalarından başlayarak, onlarla olan farklılığından beslenmeye yöneliyor. Balondan safra atarak göklere yükselmek gibi...

Bu bir kaos teorisi değildir, aksine planlı ve istikrarlı kaos üretme davranışıdır.

Bireycilik, insanlık kavramı ile nasıl ve ne zaman buluşabilir? İşte asıl çözülmesi gereken sorun budur!

Karl Marks herkesi proleterleştiremedi. Irkçılar, diğer ırkları yok edemedi. Dinciler diğer inanış ve düşünce sahiplerini Azrail'e teslim edemedi.

Allah'ın, Şeytan'a öyle veya böyle "melek" dediği ve var ettiği bir inançlar dünyasındayız.

Eğer Adem siyahi, Havva ise akça pakça bir sarışın değilse; hangi yaradılış mantığı atmosferindeyiz, düşünün...

 Darwinci yaklaşımla da bakabiliriz...

Primatlar takımından bir tür maymun iken, evrimleşerek homo-sapiensleştik... Bu durumda da Pascal Nouma ile Burcu Esmersoy'un hangi gezegenlerden geldiğini tartışırız.

Tartışabilirsek tabii..

Birey insan olarak, küresel insanlık kimliğimizi kim bilir kaç nesil sonra öğreneceğiz...


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.