Ah bir dürüstçe tartışabilsek...




Dört yan tribünler... Amigoların yönlendirdiği oradan buradan çalıntı-kırpıntı sloganlar, bağırışmalar, kavgalar, ele ne geçerse kırıp dökmeler... Sahada bir maç oynanıyor oynanmasına da; amigolar maça sırtını dönmüş, tribünler de maça değil amigonun işaretlerine bakıyor...

Futbol maçı resmi çizmiyorum. Siyasal, ekonomik, sosyal atmosferi özetlemeye çalışıyorum. Bu tablo başkalarına neler hissettiriyor bilemem, ama bende mide ilacı almadan sancıları yatıştıramama etkisi yaratıyor.

Oyuncu, teknik adam veya yönetici değilsin, tribüne oturmuşsun bari maçı seyret! Saha geniş, oyuncular toplu topsuz hareket halinde, hakemler pozisyon kolluyor, kulübelerde teknik adamlar oyun kurguluyor, yedekler fırsat kolluyor, şeref tribününde yöneticiler hesaplar yapıyor... İradesini kullanamayan, aksine kullanıma sunulmuş olan yalnızca bir top ve nerede patlayacağı, kime ne zarar vereceği belirsiz...

Bütün bu atmosferin zenginliğinin farkında olmayan, kısır, bencil, gerçekte öz çıkarlara da katkı yapmayan, mutsuz eden kitlesel bir dışa vurum.

Olmuyor! Maç izlenmiyor bile ki, nasıl sağlıklı sorgulansın, tartışılsın?... O onun faulünü, bu bunun ofsaytını, birlikte hakemin kararlarını... 

Kişisel olarak her şeye razıyım! İster "Beyaz Sayfa açalım" densin, ister "Allah günahlarımızı affetsin" denilsin, sorun etmem. Öfkeli görüntüme karşın, kin duygum gelişmemiş. Yine de "Ders çıkarılmalı" inadım var, tabii... İstediğim çok şey değil! Önce gerçekleri arayalım, gerçekler üzerinden içtenlikli tartışalım. Sonrası gelecek zaten...

"Ben para kazanmayı severim" diyen bir arkadaşım var, örneğin. Bu içtenliğinden bugüne dek hiç ama hiç rahatsızlık duymadım. Çok çalışıyor, riske giriyor, iletişim antenleri açık, insanlarla ilişkileri iyi, düşündüklerini sevimlilikle sunmasını biliyor. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki, aslında para kazanmayı değil, başarmayı seviyor. Zamanın başarı birimi para, o da seçeneksiz onunla ölçüyor.

Bağnazlık ve yozlaşma karşıtı olduğumu hiç gizlemem. Geçenlerde bir devlet dairesinde muhafazakar giyimli kadın memurun bana yaklaşımı karşısında, -görevi gereği, başa bela bir gazeteci olduğum algısı kesin ona da ulaşmıştır- kendi kızım olsa başını okşayacaktım. Biçim, özü değişik gösterme sahtekarlığı taşımıyorsa; tepeden tırnağa kara çarşaf giymiş veya çırılçıplak dolaşmış zerre umurumda olmaz. İlkine "Evladım! Bedenin güneş görmezse D vitamini eksikliği özellikle kadınlar için ölümcül bir risktir" derim. İkincisine ise "Çocuğum! Üşürsün, aman üstüne bir şey giy" den öteye tepkim olmaz. Yeter ki insanlar dürüstçe, düşündüğü gibi, inandığı gibi davransın.

Sevimsiz hatta itici, aşırı hatta tehlikeli olarak algılanmayı artık kanıksadım. Eleştirel bir mesleği yapıyorum, eleştirilen olmak da olağan. İç huzurumu yapılan eleştiriler besliyor. Her işe maydonoz olma, herkesin derdini anlama mesleğinin bir gereği bu. İnsanları yönetmek, emirler vermek kişiliğime ters. Birinden bir şey istemeyi bile beceremem. Hasılı benden lider de çıkmaz, diktatör de, tetikçi de...

"Güç kullanmayı seviyoruz" deseler, ona göre tepki vereceğim. "Güç bizim elimizde olmazsa, sudan çıkmış balığa döneriz" kaygılarını paylaşsalar, hem vallahi ve hem billahi istedikleri tüm güçler, kendi payıma onlara helal-i hoş olsun! Nasılsa benim gibiler azınlık. Düdük kimdeyse ahali zaten onun türküsünü çığırıyor. Böyle bir aşkın mürüvvetini engellemek, neden derdim olsun? Mutlu olsunlar, mesut yaşasınlar...

Dolmabaçlı yollara sapmak, kural koyup kurala uymamak, fırdöndülere taşıyamayacakları saygınlık sunup, dümdüz ve apaçık olanları tecrit etmeye kalkmak... Günü kurtarabilir belki ama, yarın ne olacak?...

Çoğunluğun hafızası balık olabilir, ama azınlığın başka çaresi kalmadığı için bazı özellikleri çok gelişir. Öngörü ve hafıza bunların başında gelir. Sorup sorgulamanın, ayrıntılara kadar inceleyip öğrenmenin bu kadar da getirisi oluyor işte...

Öngörümü paylaşmışım, hafızamı destekleyen arşivim var. Her geçen gün, bir önceki gün dediğimi doğruluyorken, doğanın ritmine uymayan kıvırtmaları sanatsal dans sanmam nasıl beklenebilir?

Çoğunlukta oluşturulan suni algıya ne kadar süre güvenilebilir?

Geçenlerde, yakından tanıdığım, birlikte hayli zaman paylaştığım bir insan öldü. Sıradan, masum bir aile babasıydı. Emekli oldu ve akraba kontenjanından seçilmiş siyasetçi yapıldı. O günden sonra bana bakışları değişti, selam bile vermemeye başladı. Karşılaştığımda, iç hesaplaşma yapabilmesi için gözünün bebeğine kilitlenirdim. O da üst dudağını yanlara gererek "Benim karşımda sen de kim oluyorsun, haddini bil!" bakışı ile karşılık verirdi.

Ölümü, onun bir meslektaşının hatası nedeniyle oldu. Cenazesi hayli kalabalıkmış. Onunla hiçbir iletişimi bulunmayanlar bile "değerli şahsiyeti" nin Biga için ne büyük kayıp olduğunu sosyal medya mesajları ile paylaştılar. Hani timsahın avını yakalayıp midesine indirdikten sonra gözyaşı döktüğü efsanesi vardır ya, işte öyle. Oysa vahşi timsah, kendi gözünü korumak için gözyaşı damlası biçiminde farkedilmeyen ek bir gözkapağına sahiptir. Onu silecek gibi kullanır ve bataklığın altında daha iyi görmeye çalışır. Yüzlerce yıl gözyaşı döktüğü sanılarak ne edebiyatlar parçalandı. Bugün biliniyor, gerçek öyle değil!

Enflasyon oranı yüzde 20'ye yanaştı. Samandan kestaneye ithal etmediğimiz hiçbir şey kalmadı, çünkü artık üretmiyoruz. Üretme alışkanlığımızı yitirdik. İşsizlik iş aranmadığı için yüzde 30'a ulaştığı halde, toplumsal bir sorun değilmiş görünüyor. İş isteyenler zaten iş değil, maaş istiyor. Meslek liselerimizdeki çocuklar bile çırak, kalfa değil bilgisayar başında memur olma düşleri kuruyor. İmam hatip öğrencilerinin özel şirket reklamı için kullanıldıklarını bilmeden "15 Temmuz adını verdiğimiz elektrikli otomobil ürettik" şeklinde haber konusu olmasına gülemedim bile...

Geçici kullanım süresi dolmuş Zerrab tetikçisini, İngiltere'nin Man adasını gündem diye kabullendikçe; koca anamuhalefet lideri hafiyecilik oynadıkça... Ne ABD ambargosunun neden altına imza attığımız Birleşmiş Milletler Kararı haline geldiğini konuşabiliriz, ne de servet el değişiminin küçük bir adada değil, aslında ülkemiz sınırları içinde yaşandığını tartışabiliriz. 

Bunca kuru gürültü arasında, Biga'da geniş bir araziyi, görevden alınan bir büyük şehir belediye başkanın satın aldığını yazsam, kimin umurunda olur?...

Ya da desem ki... Çanakkale büyükşehir yapılacağı için, mahalleye dönüşmekle karşı karşıya olan bir beldemizde, belediye başkanı, belediyenin nesi var nesi yok satıp paraya çeviriyor desem... Hatta daha da ilerisini desem. Şubeye dönüşecek Biga Belediyesi de nesi var nesi yok satıyor, ne kadar yakını varsa onlara zenginlik sunuyor, en iş bilmezlerine belediyede kadro veriyor...

Gerçekten umurunda olan çıkar mı?...

Yasal bir medya organı olduğu için şehir suyunu bilmem kaç kat yüksek fiyattan satttığı, Biga nüfusunun 6 katı okura sahip Bigazete'ye "bir web site" deme utanmazlığına, elini sıkmayarak tepki göstermişim. Saygın bir tarih profesörüne, yazdığı tek satırı bile okumadan, sırf kitapları çok sattığı için imza günü düzenlemiş. Pop konseri havasındaki etkinliği iyi ki "bir web site" ye haber vermemiş ve gidememişim. Sakince bir söyleşi yapılamayacaksa, onaltı dil bildiği tahmin edilen Halil İnalcık hocanın öğrencisi daha ilk sorumda, "Yahu! Biga'da galiba kullanıldım" açıklaması yapmayacaksa; satır satır okuduğum kitaplarından herhangi birini imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?...


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.