Oyuncu ve Danışman




Danışmanlık çok eski bir sorumluluk. Günümüz  popüler örnekleri sizi yanıltmasın, içinde başarı ve başarısızlıklar bulunan deneylenmiş bilgilerle, yaşanmışlıklarla yapılabilir. Özetle, dahi de olunsa genç işi değildir.

Tarihimizde bilinen ilk değerli danışmana, Göktürk kaganlıklarının 650-700’lü yıllarında Tonyukuk ile rastlarız. Bilge Tonyukuk bir ‘Ayguçı’ yani danışmandır, kaganların bulunmadığı anlarda, yabgu yani kagan yetkili yönetici (vezir-i azam, başbakan) görevini de yürütmüştür. Göktürk (Orhun) Yazıtları’ndan biri, kagan olmamasına karşın, onun için yapılmıştır. (Yazıtların ilki Bilge Kagan, ikincisi Kültügin Kagan içindir.)

Her danışman gibi, Tonyukuk ile ilgili de ileri, geri konuşulur. Çinli olduğu iddia edilir, adının “giysisi yağlı” yani varsıl anlamına geldiği söylenir (Oysa her şeyini halkıyla paylaşmıştır, o tarihlerde Türkler'de zengin, alana değil verene ilişkin bir sıfattır), yazıtının diğerlerinden uzağa yapılmasına saçma sapan gerekçeler uydurulur… Oysa coğrafyasız tarih, matematiksiz yönetim, dilsiz edebiyat; zavallı insanların işidir ve gerçeğe götürmez. Tonyukuk, Çin işgali altındaki topraklarda doğan bir Türk ve Çin’in sayısal, niteliksel gücünün bilincinde olarak danışmanlığını yaptığı için Türk kaganları başarıya taşımıştır.

Teorik olarak, bir danışmanın nitelikleri şöyle özetlenebilir. Olağan koşullarda izleyici ve değerlendirmeci, kriz anlarında çözüm önerici; ama mutlak biçimde ileriye taşıyıcı, ülkü sunucudur. Çok yönlü bilgilere ulaşabilen, ayrıntılara özen gösteren, riskleri hesaplayabilen ve söylenemeyecekleri söyleyebilendir. Elbette, bu becerileri edinmiş olanların sevimli görünmesini beklemek ahmaklık olur. Karşısındakilere duyduğu saygı ölçüsünde, kendine saygı duyar ve aynı saygıyı karşıdan beklemesi de yadırganmamalıdır. Tek güvencesi vardır, karar verici olmadığı ve olmak da danşmanlıkla bağdaşmadığı için; kimseye hesap vermez, yalnızca danışana karşı sorumludur.

Gelişmişliğin anlamı değişti, artık kariyer denilen meslekler bile bilimsel ayrıntılanmayla ölçülüyor. Örneğin “mühendis” i olan halklar çağdışıdır. Hatta “inşaat mühendisi” bile yeterli değil. Çelik yapı, betonarme, su yapıları, ekolojik gibi derinlik ayrışması sürüyor. Demirel'e "su mühendisi" dendiğinde ilk işaret bizde de verilmişti.

Yönetim danışmanlığı olarak başlayan danışmanlık; süreç içinde mali, teknik, hukuk, kalite, politika belirleme, iletişim gibi çok sayıda ayrışma yaşadı. Giderek bu dalların kendi içinde ayrışması da kaçınılmaz. Örneğin mali danışmanlık; finansal danışmanlık, menkul kıymetler danışmanlığı, borç yönetimi danışmanlığı gibi yatayda daralmış ama derinliği artmış alt dallarda uzmanlaşmalar oldu. İletişimde ise reklam, halkla ilişkiler, medya, kurum içi iletişim gibi çoğaldıkça çoğalıyor. Danışmanlığın sorumlu olduğu yapının ölçeği ve ihtiyaçları, hangisinden ne kadar yararlanılacağı, o yapının karar vericilerinin tercihlerine bağlıdır. Bunlar, işin bilimsel boyutu ve biz Türkiye’de -üzgünüm- filmsel olanına yelken açmış gidiyoruz.

Bütün kavramlar gibi danışmanlık kavramının da içini boşaltmayı başardık. Bizdeki güncel danışmanlar kendi egosuna, çıkarına oyun oynuyor. Kimi saz çalıp klip çekiyor, kimi jöleli görsel portre oluşturuyor, kimi yalakalıkta soytarıları bile tarihe gömüyor. Öyle danışmanlar görüyoruz ki; çanta taşıyor, kapı açıyor, cami önünde ayakkabı bekliyor… Oysa işine saygısı olan danışman, mutfak adamıdır ve göz önünde olmaktan özenle kaçınır.

Sayısız danışman fıkraları üretilmesi de bu nedenlerle boşuna değil. Benim en çarpıcı bulduğum ise aktif gazeteciliği bırakıp, danışmanlığa soyunduğum yıllara, yıllar öncesine dayanır. "Çoban ve Danışman" fıkrasını kim anlatmıştı, anımsamıyorum. Hafızamda bıraktığı iz, danışmanlığı teorik temelinden ve ilkelerinden sapmadan yapmamı önermesiydi. O gün, bu gündür, konu danışmanlığa gelince, anlatırım.

Bir adam otomobiliyle uzun bir yolculuktadır. Yol uzun, sakin ve sıkıcı. Mola verme gereği duyar ve yol kıyısında yükselen tepelerden birinde, çoban ve koyunlarını görünce, aracını sağa çeker. Çobanın yanına çıkar. Selamlaşırlar, ancak çoban konuşkan değildir. Adam muhabbeti açmak için “Ben” der. “Senin kaç tane koyunun olduğunu söyleyebilirim.” Çoban şöyle bir koyunlarına bakar. Kimi görünmektedir, kimi vadide gözden ıraktır; “Bilemezsin” der. Adam “O halde bilirsem bir koyununu alırım, bilemezsem bir koyun parası verir yoluma devam ederim.”

Anlaşırlar... Adam “276 koyunun var” deyince, çoban şaşkınlaşır. Gerçekten 276 koyunu vardır. Çaresiz “O halde seç, al birini” der. Adam birini seçerek, ayaklarını bağlar ve aracının bagajına koymak üzeredir ki… Çoban, “Ben senin ne iş yaptığını biliyorum” der. Adam alaycı biçimde gülümser, “Bilemezsin” der ve iddiayı büyütür. “Bilirsen hem koyununu veririm ve hem de bir koyun parası; bilemezsen, bir koyun daha alırım…”

Çoban sevinçle haykırır: “Danışman!”

Bu kez şoka uğrayan, cüzdanından para çıkarmaya başlayan ve bagajındaki koyunu serbest bırakmak zorunda kalan adamdır. “Nasıl bildin?”

Çoban “çok kolay oldu” der ve yanıtlar:

“Birincisi, seni ben çağırmadım, kendin isteyerek geldin. İkincisi, koyunlarımın sayısını bilmenin, bana hiçbir yararı yok. Üçüncüsü de, bu kadar koyun arasından, kalkıp köpeğimi bagajına koydun..”

Danışmanlık şirketim bulunduğu süreçte bir büyük holding, kamuya ait önemli bir genel müdürlük, küçükten alıp sektör lideri yaptığımız bir yüksek teknoloji şirketi, bir sanayi devi, küresel çapta bilinir hale getirdiğimiz markalar, birkaç etkili iş dünyası sektör derneği, bir büyük işçi sendikası vs. vs… Hayli iyi işler yapmıştık... Geriye dönüp bakınca, “abartıyor muyum acaba?” diye kendime bile sorduğum oluyor. O günkü koşullarda normaldi, bugün ise dalga geçilmesi gereken bir durumdur bu. Büyük yapılar kendi kadrolarını üretti, iletişim ve bilişim teknolojisi gelişti, ayaklı ansiklopedilerin yerini internet arama motorları aldı. Bir de "Sen kimsin ulan! İktidar ve para gücü kimdeyse, en çok o bilir" yargısı oluştu.

Danışmanlığa başladığım yıllarda, kalite sistemi ve politika belirleme alanında az sayıda insan kafa patlattığı için, avantajımı kullanmış, “kalite ve politika belirleme” alanını seçmiştim. İletişim o yıllarda 60 fakültesi bulunan geniş bir alan değil. İletişimci diplomam ve İstanbul medyası deneyimimle, -ayıptır söylemesi- markaydım. Gerçek şu; okul gibi olan şirketimizde yönetim, finansal ve hatta haddimizi çok aşarak teknik danışmanlıklar bile yapmak zorunda kalmıştık. Danışmansan, her şey danışılırdı... Tıpkı, orta öğrenim çağlarındaki yaz mevsimlerinde, garsonluk yaptığım Avşa Adası’nda, hastaların bir iktisat doktoruna ısrarla tedavi ettirilmek istenmesi gibi… “Doktorsun işte! Altı üstü bir güneş çarpması!...” diyordu kadın. Bugünkü bakış açımla, komik ve çılgın bir cesaretmiş benimki...

Yine de namusluca yaptım, yapmaya çalıştım; şansım da varmış başarılı olmuştum. Namussuzluk trend olunca, tıpkı gazeteciliğim gibi “kirlenmeden”, danışmanlık şirketini kapattım. Bir bakıma, ucuz ve çirkin rekabet, başarıyı sürdürme şansı da bırakmayacaktı. Anadolu aslanları, kaplanları İstanbul’a geliyor; Sakıp ağa gibi işadamları, Güneş Taner gibi siyasetçiler ve etkili bürokratlarla yanyana bir fotoğraf çektirmek için binlerce dolar ödemeyi öneriyor; iş, yatırım ve üretim yapmayı, kalite, standartlar ve marka oluşturmayı, bilimi ve hedef kitlelerle ilişkileri pazardan domates satın almak gibi anlıyorlardı. "Beyefendi! Prosedürler, prosesler, organizasyon şeması, iç tetkik..." Yanıt hazırdı: "Kaç paraysa söyle, alalım!"

Medya kuruluşları, para karşılığı haberler yayınlamaya, sayfalar yapmaya ve hatta ek yayınlar çıkartmaya başlıyordu. Hoş, bugün iş, advertorial reklam (haber gibi sunulan reklam) boyutlarının da çok üzerine çıktı; her şey para, her şey ucuz reklam…

“O günden bugüne, yaptıkların ne oluyor?” diyenler çıkacaktır. İletişimin yararı da bu. Geri bildirimleri önemsersek, verilecek yanıtlar, resmin ayrıntılarını ortayı çıkarır. Allah her yerde, ama şeytan ayrıntılarda gizlidir.

Kirlenemeyecek ve kirletilemeyecek kadar nasırlaştım, bir anlamda teflonla kaplandım; nerede bana gerek duyuluyorsa, nerede katkı verebileceğimi düşünüyorsam, dibine kadar dersimi çalışıyorum, gözüm kesiyorsa da katkı veriyorum. Bunları yaparken, ilişkimin inceldiği yerden kopmasını, zerre dert etmiyorum. Acemiyken binlerce dolara yaptığınız bir işi, deneyimliyken maliyetine ve hatta çoğu kez bedava yaparsanız; başarma yüzdeniz artar, çünkü işi seçme özgürlüğünüz vardır. Özgürleşme kararlılığı kısa ve orta vadede düşman kazanma riski taşısa da, uzun vadede başarı getirici ve akıllı dostlar kazandırıcı bir vizyondur. Merak edilmesin. İzlediğim cahilliklerin kurumlarda, firmalarda açtığı yaralar ortadayken; yalakalıklara, ibrik tutmalara kim ne kadar süre katlanabilir ki?...

Dilden dile aktarılırken değişime uğratılmış bir ‘danışman kedi’ fıkrası vardır. Yeri geldi, özgün şekline bağlı özetleyeyim:

Dikenli tellerle çevrili balıkhaneye girip çıkabilmek, kediler için hayli büyük bir sorunmuş. Bunu başarabilen, dikenli tellerin üzerinden sıçrayabilen yalnızca bir erkek kedi varmış. Bu yüzden diğer tüm dişi kediler, onun yolunu gözlüyor, onun çevresinde toplanıyorlarmış. Diğer erkek kediler de doğal olarak, bu erkek kediyi kıskançlıktan dışlamışlar, ötekileştirmişler. Bir gün o erkek kedi, tel örgüden geriye ağzı büyük bir balıkla sıçrarken, balığın ağırlığından erkeklik organını tellere taktırmış. Diğer erkek kediler, bu acı olay nedeniyle sevince boğulurken, tepkilerini de “vah vah!” diyerek, acımış gibi sunmuşlar. Erkekliğini dikenli tellerde yitiren kedinin, çevresindeki dişi kediler aradan aylar geçtiği halde hiç oralı olmamışlar ve dağılmamışlar. Aksine, onlarla birlikte erkek kediler de gelmeye başlamış. Kıskançlığı bir türlü geçmemiş bir erkek kedi, dayanamamış ve cazibesi artan erkek kediye sormuş: “Nasıl oluyor bu iş?” Cazip kedi yanıt vermiş: “Ben artık oyuncu değilim, danışmanlık yapıyorum.”

Siz siz olun danışın. Bilenlerine ve deneyimlilerine danışın. Danışmanınız eğer kahve dövücüsü olan sizin "hık" deyicinizse, alkışçınızsa, yere düşmeden önce paraşütünüzü çabuk açmaya bakın.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.