ŞEHADET’ten Ne Anlarsın?




Halkın asıl derdi Aş-İş sorunlarını gündemden kaçırmak için iktidar partisi, iki askerimizin donarak yaşamını yitirmesi konusunu da uzatıp durdu. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan “Sen şehadetten ne anlarsın?” dediğinde, Kılıçdaroğlu’nun yanıtı, "Bu ülkenin kahraman rütbesini benim oğlum giydi, ya senin oğlun ne yaptı?” oldu.

Bir çocukluk arkadaşım vardı, genç yaşında gereksiz bir ameliyatta doktorların işgüzarlığına kurban gitti. Hastaneye yatmadan bir gün önce, “Ne var, ne ameliyat imiş bu, ben seni öncekinden daha iyi gördüm” dediğimde, “Allah’ın dediği olur” demişti. İnancına olan içten bağlığına hem çok saygı duyar hem de takdir ederdim. İbadetinde hiçbir eksik bırakmaz, işini aksatmadan beş vakit namazını asla ihmal etmezdi. Sol tarafına selam verirken her namazda, sağ omzundaki sevapların gücü ile cennetin yolcusu olmanın huzurunu yüzünde okurdum. Bakanlık düzeyinde can dostu olduğum için arada takılmamdan bile ince bir gurur duyardı. Bir gün herkesin duymadığı, bilmediği bir fıkrayı anlatmam yüzünden, hafif burkuldu ama derinlere dalıp gider gibi oldu!

Şimdi anlatacağım fıkrayı, benim gibi Çevikçe Tekkesinin müritlerinden olan ve Amme cüzü ile dini eğitimine başlayan ve gençliğinde cami cami gezen bir Müslüman için etik bulmayanlar olabilir. Kınanmayı göze aldım:

“Eski zamanda, İstanbul’un Şehzadebaşı’nda, bir ‘hala ile yeğeni’ birlikte yaşarmış. Yeğen her akşam meyhanelerde, k..hanelerde dolaşır durur eve sarhoş gelirmiş, gözü ne namazda ne niyazdaymış. Hala da, elinde tespih, koltuğunun altında seccade, gecesini gündüzünü ibadetle geçirirmiş. Gel zaman, git zaman, hala yaşlılıktan ölmüş. Aradan uzunca bir süre geçmiş, yeğen de Balkan Harbi'ne gitmiş ve şehit düşmüş. Şehit olduğu asker arkadaşları ile birlikte tez zamanda Cennetin kapısına gelmişler. Yıllar öncesinden içeri girmek için bekleyen kalabalıkları, Atları ile yararak kapıya yaklaştıklarında, Zebaniler bağırmış; “Açılın, çekilin yoldan şehitler geliyor” diye. Kalabalığın içinde uzun zamandır sırasını bekleyen Hala, bakmış ki, Yeğeni atının terkisinde güzel bir kızla, Cennetin kapısından girmekte, telaşla bağırmış “Yeğenim, yeğenim ben buradayım ne olur o arkandaki yabancıyı indir de beni al”. O, yalvaran halasını duyan yeğen, mağrur bir sesle yanıt vermiş, -yook hala, ben onu indiremem, seni de alamam, çünkü o bizim Alayın Çengisi*- demiş.

Bilmem kaçıncı kez hacı olan kayınvalideme bu fıkrayı anlatmak için kızının iznini almıştım. Sonunda dinledikten on dakika sonra, dünya zekisi hacı annemin yüzündeki o güzel tebessümü hiç unutmam. “Oğlum, kimin cennete gideceğini, kimin gitmeyeceğini yalnızca Allah bilir, namazla, niyazla, türbanla, mayoyla, cennetin yolu ne açılır, ne kapanır” demişti.

(*)Çengi: Çalgı eşliğinde oynamayı meslek edinmiş kadın (TDK)

NOT: geçen haftaki yazım şöyle bitmişti: “Dedemin, varlığımı ve geleceğimi kurtaran Mustafa Kemal’e duyduğu sevgisizliği her gün elemle izliyorum. Halifenin medresesinde doğmuş, Çevikçe tekkesinde büyümüş bir din adamı, hem de eski İttihatçı Osman Hoca, Etnografya Müzesi'nde geçici kabrinde yatan Atatürk’ü onlarca yıl sonra bile hala anlamıyor… 1950’lere gelip çocukluğumu aştığımda, dedemi de daha iyi anladım… Atatürk’e olan minnetimi, şükranlarımı da, daha iyi anladım”. Okurlarımdan gelen yorum farkına göre bu paragrafı açmam gerekti: Esas fikrim şu idi; “Dedemin o zamanlar ki (1950 öncesi) halini anlamıştım da, muhafazakâr demokrat geçinenlerin, her şeyini borçlu olduğu Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu ve gösterdiği kindar tepkiye, uygar ve aydınlık yurttaşlarımız gibi ben de isyan ediyorum”.

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.