Patronlar Kulübü yeni bir kalkınma öyküsü arıyor

0

banner1
Patronlar Kulübü yeni bir kalkınma öyküsü arıyor
banner3

Patronlar Kulübü olarak bilinen Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısı, bugün (7 Aralık 2017 Perşembe) Ankara\'da yapıldı. Toplantıya Başbakan Binali Yıldırım ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de katıldılar.

Toplantıda konuşan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, \"Bütüncül bir perspektifle yaklaşılması gereken bu süreçte dünyadaki en iyi uygulamalardan ilham almak gerekir.\" diyerek hükümete uyarılarda bulundu:

Bu işler yap-boz taktiği ile olmaz

\"Bu işler \'yap-boz\' taktiği ile olmaz. Bu süreci yönetemezsek, bizi kaotik bir gelecek bekleyecek. Ama şimdi günümüze dönelim. Çünkü bugünler, ülkemiz için epey çalkantılı. Bugün ekonomi, iç politika ve dış politika her zamankinden daha fazla iç içe geçmiş durumda. Her üç alanda da riskler yüksek. 

Riskleri yönetebilmek için 3 noktaya dikkat etmek gerekecek:

1.Dogmayla değil bilgiyle hareket etmek,

2.Değişen koşullara uyum kabiliyetini ve esnekliği artırırken, devlet geleneklerini ve kurumsal düzeni korumayı ihmal etmemek,

3.Bütün bu süreci objektif kurallar içinde yürütmek ve kuralları herkese eşit uygulamak.\"

Dış politikada yalnız ve çatışmacı

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik konuşmasında, bir süredir dillendirdiği dış borç, faiz, cari açık finansmanı ve büyümeye dikkat çekti. Bilecik \"Çok iyi biliyoruz ki, Türkiye, zor dönemlere alışık bir ülke! Zorluklara antremanlıyız! Böyle dönemlerde, özellikle iş insanları olarak bizim, umutlu olmak için şartların iyileşmesini beklemek gibi bir lüksümüz yok.\" diyerek önce bir ufuk turu yaptı ve ardından özetle şöyle konuştu:

\"Dış politikada son zamanlarda \"yalnız\" ve \"çatışmacı\" bir görüntü sergiliyoruz. İçeride ise hukuk sistemi ve yargı mekanizmamızda kaygı ve şüphe yaratan bir tablo var. Bu durum, özellikle OHAL döneminde maalesef aleyhimizde kuvvetlendi. 21.yüzyıl Türkiye\'si, tutuklu gazeteci, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum temsilcileri ile anılan bir ülke olmamalı.

Özgürlük-güvenlik dengesinde sürekli olarak güvenlikten yana tercih kullanmak, güvenliği sağlamak için eksik bir yaklaşım olabilir. Güvenlik ve özgürlüğün, birbirleriyle çelişen değil birbirini tamamlayan öncelikler olduğu bilinciyle hareket edilmesi, milli menfaatlerimiz ve küresel rekabet gücümüz açısından kilit öneme sahiptir.

İki dönem arasında fark var

Küresel durgunluk öncesi ve sonrası küresel ekonomide nasıl farklı dinamikler söz konusu ise Türkiye ekonomisinde de çok farklı gelişmeler söz konusu. Türkiye ekonomisinin 2002-2007 dönemi ile 2010-2017 dönemini karşılaştırmalı olarak değerlendirelim. Her iki dönemde de büyümeyi başardık. Kriz öncesinde ortalama %7, sonrasında ise %5,6 büyüdük. Ancak bu iki büyüme dönemi arasında çok önemli nicelik ve nitelik farkları var.

İlk dönemde kişi başına milli gelirimiz dolar bazında 10,850\'ye çıktı. İkinci dönem sonunda hala aynı yerde, hatta biraz da gerisinde, 10,780 dolardayız. İlk dönemde büyürken çekirdek enflasyon oranını 2007\'de %4,8\'e kadar düşürmüştük. 2017\'de %12\'ye çıkardık. Dış borcu 2007\'de %36\'ya düşürmüştük, 2017\'de %51\'e çıkardık. Cari açık finansmanı ilk dönemde neredeyse yarı yarıya doğrudan yatırımlarla yapılırken, ikinci dönemde bu oran beşte bire düştü. 

Kriz öncesindeki dönemde bir yandan ekonomi büyürken, diğer yandan kırılganlıklarımızı azaltmış, enflasyonu ve borçluluk oranlarımızı düşürebilmiştik. Bunun nedeni, o dönemde yaptığımız reformlar sayesinde verimlilik artışlarıyla büyümüş olmamız, Batı dünyası ile, AB ile ilişkilerimizi güçlendirerek ülkeye önemli miktarda doğrudan yatırım ve nitelikli işgücü çekmiş olmamızdı.

Kriz sonrası dönemde ise uyguladığımız büyüme politikası ucuz ve bol sıcak paraya dayalı, tüketim ve kamu harcamaları ağırlıklı bir politikaydı. Verimlilikten çok, talebi arttırma yönlü politikalar uygulandı. Bu yaklaşım, finansal göstergelerimizde bozulmaya ve kırılganlıklarımızın artmasına neden oldu. Bu kırılganlıklar, AB başta olmak üzere pek çok ticari ortağımızla yaşanan gerilimlerin yarattığı olumsuz algıyla da birleşince, maalesef ülkemize yönelik risk algısı kötüleşti.

Enflasyona dikkat!

Birkaç gün önce açıklanan enflasyon oranına özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Bugün, bize benzer gelişmekte olan ülkelerin çoğu bu sorunun üstesinden gelmiştir. Bugün bu ülkeler, %3-4 civarında bir enflasyona sahipken, Türkiye\'de enflasyonun %13\'e, hatta gıda ve enerji hariç enflasyonun bile %12\'ye varmış olması kabul edilir gibi değil. Hepimiz biliyoruz ki, enflasyon ile mücadelenin temeli, mali disiplin ve sıkı para politikasıdır. Merkez Bankaları, refah ve büyüme yaratma kurumları değildir. Anayasada da belirtildiği üzere, Merkez Bankası\'nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. Bizi fiyat istikrarından uzaklaştıran her politika ekonomimize uzun vadede zarar verir. Şunun kesin olarak altını çizelim: Ekonomi literatüründe maalesef “yüksek enflasyon ve yüksek büyüme” diye bir ikili yoktur. Bu tür büyüme sürdürülebilir değil, hemen her zaman geçicidir.

Bu iki dönem, bize, önemli olanın tek başına büyüme olmadığını çok net bir şekilde gösterdi. Bugün artık soru, sadece “Ne kadar büyüyeceğiz?” değil, “Nasıl bir büyüme istiyoruz ?” olmalıdır. 

İki büyüme dönemi arasında uyguladığımız politikalardaki değişim, elbette küresel eğilim ve gelişmelerden bağımsız değildi. Kriz öncesi küreselleşmenin yükseldiği, ticaretin hızla arttığı bir dönemi yaşarken, kriz sonrası bildiğimiz tüm değerlerin sorgulandığı, yatırımların ve ticaretin zayıfladığı bir dönemde bulduk kendimizi.

Ancak; ne olursa olsun unutmamalıyız ki, bugün geldiğimiz noktanın asıl belirleyicisi, yaşadığımız tüm gelişmelere bizim nasıl tepki verdiğimiz, küresel düzeyde yaşanan değişim rüzgarlarına hangi politikalarla cevap verdiğimizdir.

Başımıza gelenler ve tepkilerimiz

Sizinle paylaşmak istediğim güzel bir söz var! “Hayatın %10\'u başımıza gelenler, %90\'ı ise onlara nasıl tepki verdiğimizdir.” Bu söz, sadece insan hayatı için değil, şirket ve ülkeler için de geçerlidir. Benim buradaki vurgum, güzel ülkemiz için! Tepkilerimizi ve iletişimimizi yeniden gözden geçirmeliyiz! Yoksa kaybederiz.

Yaşanan küresel krizin geçici olduğunu, dünya ekonomisinin bu krizi de aşarak tekrar büyümeye geri döneceğini hepimiz biliyoruz. Nitekim; bu yıl ilk defa, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ekonomi çok daha iyiye gidiyor.

Peki biz geleceğe ne kadar hazırız? Bu yeni küresel büyüme dönemine Türkiye nasıl girecek? Müttefikleri ve ticaret ortakları ile gerilimli, dostları azalmış bir ülke olarak mı? 

Biz, geleceğe böyle girmek istemiyoruz. Bizim hayalini kurduğumuz çok güçlü bir Türkiye var. Biz kutuplaşmak-ayrışmak değil, birlikte çalışmak, birlikte yaşamak istiyoruz. Yenilenerek, güçlenerek, rekabet gücümüzü arttırarak büyümek istiyoruz. Küresel dönüşüme ayak uyduracak, yaratıcı, yeniliklere açık, özgür, girişimci nesiller istiyoruz.

Kadınlarımızın erkeklerle eşit şartlarda işgücüne katıldıkları, eğitimleri konusunda önlerine engel çıkarılmayan, şiddete maruz kalmadıkları ve tüm potansiyelleriyle ülkemizin geleceğini kurmaya ortak oldukları bir ülkede yaşamak istiyoruz. Toplumlar, kadına verdiği değer ölçüsünde gelişir. Çünkü; “Toplumun yarısını oluşturan kadınların gücünü her alana dahil etmeden ekonomik, insani ve sosyal kalkınmada sıçrama yapmak mümkün değildir.”

Adaletin herkes için sağlandığı güçlü bir hukuk devleti istiyoruz. Herkesin kendini korkusuzca ifade edebildiği bir özgürlük ortamı istiyoruz. Yapılan en küçük haksızlık, toplumun tümüne yapılmış sayılır.  Bu nedenle, “Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir.”

Bu hedeflerde birleştiğimizde hiçbir gücün bizi durdurabileceğine inanmıyorum. Bugün tartışmamız gereken “faizin seviyesi, doların ateşi” değildir. Bugün tartışmamız gereken, geleceğimizdir. Ve söz konusu bu ülkenin geleceği olduğunda, kaybedecek bir saniyemiz bile yoktur.

Bir dönem, hükümetimizin büyük riskleri göze alarak Kürt meselesinde başlattığı açılımı, geçmişteki olumlu ve olumsuz tüm tecrübeler ışığında yeniden gündeme getirmeye ihtiyaç var. Türkiye, dünyada, içerdeki adalet, eşitlik ve özgürlük sorunlarını hallettiği ölçüde güçlü ve prestijli olacaktır. Terörün yol açtığı dehşet duygusu ve öfke, Kürt meselesinin bir vatandaşlık, hukuk ve demokrasi sorunu olarak varlığını bize unutturmamalıdır. Güneyimizdeki referandum da göstermiştir ki bağımsızlık ve sınırların değişmesi bir seçenek hatta ihtimal bile değildir.

Yeni bir kalkınma öyküsüne ihtiyaç var

Bütün bu değerlendirmeler ışığında geldiğimiz nokta şudur: Bizim kesinlikle yeni bir ekonomik kalkınma öyküsüne ihtiyacımız var! Türkiye, özellikle de Türk özel sektörü, ülkemize bu ivmeyi kazandıracak kabiliyet, enerji, hırs ve beceriye sahiptir. İhtiyaç duyduğumuz şey;

Tutarlı ve verimli üretimi destekleyen, rekabet gücümüzü ve refahı arttıracak reformist ekonomi politikaları, çağdaş bir eğitim anlayışı, dünyayla bütünleşmemizin önemini kavrayan bir dış politika, evrensel kurallara bağlı işleyen bir yargı sistemi ve yolsuzlukla mücadele endeksinde yükselen bir ülke olmaktır. Bunları gerçekleştiren ve başarılarını etkili bir iletişim metoduyla dünyaya anlatabilen bir Türkiye, kısa sürede, yeniden olumlu ve gıpta edilecek bir örnek ülke haline gelecektir.

Yaşadığımız günlerin yarattığı karamsarlıkları aşacağız; umudumuzu asla yitirmeden yolumuza devam edeceğiz.  Zaman zaman, geleceğe dair umudunuzu korumakta zorlanırsanız, Sevr Antlaşması\'nın imzalandığı tarihle Cumhuriyet\'in ilan edildiği gün arasında sadece üç yıl olduğunu hatırlayın. 

Mustafa Kemal Atatürk bunu nasıl mı başardı? Bu büyük mucizenin sırrı, son yüzyılın en büyük dâhilerinden ve en zeki liderlerinden biri olan Atatürk\'ün, \"Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım.\" sözlerinde yatıyor.

Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır. Ve umut varsa, her şey kolaydır. 2018 yılında umudunuz daim olsun.\"

 

Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2017, 16:19
banner4
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER